Bir blog böyle mi kullanılır, hiçbir fikrim yok. Ama fikrim olmadığı için kendi kurallarım var. Kafama göre takılacağım biraz. Burası bana bir insandan daha yakın hissettirsin istiyorum. Sadece anlatmak, yazmak istiyorum. Kendimle bile konuşamadığım şeyleri yazmak istiyorum.
Blog hesabımın adı neden “Celibon”? Çünkü ben “j” harfini telaffuz edemiyorum ve bunun yüzünden en çok “jelibon” kelimesinden zorbalandım. Artık utana utana söylemeye başladım ama olsun. Bu da benim bir özelliğim. Getirdim, bloğumun ismi yaptım.
Küçüklüğümden beri belirli aralıklarla dışlandım. Bu dışlanmak bana tek başıma kaldığımda kendimle nasıl vakit geçirebileceğimi, neler yapabileceğimi öğretti. Kendimle baş başa kaldıkça kendimi daha iyi tanıdım.
Her sene değişiyorum. Bu çok normal, elbette. Ama geçmiş videolarıma, resimlerime baktığımda orada değiştiğimi gözlemleyebiliyorum. Yazarken de kendimi gözlemlemek istiyorum.
Haydi başlayalım.
Öncelikle ben Esra.
Aslında çok fazla anksiyetem var ama yokmuş gibi davranıyorum. Öz güven eksikliğimi her yönden hissediyorum ama öz güvenliymişim gibi davranıyorum. Çünkü hayat mottom şu: Bir şeyden çekiniyorsan onun üstüne gitmelisin.
Panik atak ve anksiyetem var. Yenmek için tiyatroya bile gittim ama bir şeylerin üstünü kapattıkça kaybolduğunu düşünmem aptallıkmış. Sahne korkumu yenemedim. Hatta hâlâ sınıf sunumlarımda titriyorum.
Geçmişe takılı yaşıyorum ama umursamıyormuş gibi yapıyorum. İnsanları yargılamaktan kaçınıyorum çünkü yargılanmaktan korkuyorum. Kalbim kırıldığında bunu kendi kendime hallediyorum, insanlara söylemiyorum.
Vedalardan nefret ediyorum. Bir insanın veda konuşması yapıp hayatımdan çıkmasındansa direkt çıkmasını tercih ederim.
Aslında hiçbir şeyi halledemiyorum ama halletmiş gibi davranıyorum. Çünkü “yapamıyorum” demek eziklik gibi geliyor. Duygusal bir konuşma yapamıyorum çünkü çok duygusal olduğumdan insanların karşısında ağlamaktan korkuyorum. Ağlamaktan utanıyorum ve sürekli duygularımı içime gömüyorum.
Duygularını doyasıya yaşayan birisini görünce çok şaşırıyorum ve imreniyorum. Sebepsizce ağladığımda aslında bastırılmış duygularımı ortaya çıkarıyorum.
Sevilmemekten ve terk edilmekten çok korkuyorum çünkü zamanında insanlardan çok fazla kaçtım. Karmadan korkuyorum.
Hayallerimi, korkularımı ve umutlarımı hiç kimsenin yanında anlatmam çünkü insanlara güvenmiyorum. Sevince çok seviyor, mutlu olunca aşırı mutlu oluyor, üzülünce çok üzülüyorum.
Bu aşırı duygularımı fark ettiğimden beri insanlarla arama bir mesafe koydum. Onlarla sadece tek bir duygumu paylaşıyorum: “Mutluluk.”
Ama böylelikle de asla üzgün olamazmışım gibi davranmaya başladılar. Ben de diğer duygularımı ortaya çıkarmaya korkar bir hâle geldim.
Böyle olmayı ben seçtim ama eski beni çok özlüyorum. İstediği gibi duygularını yaşayıp yargı dağıtıyordu belki ama en azından içinden ne geliyorsa onu yaşıyordu.
Bastırılmış duygular etrafında benliğinden soyutlanmış şu anki beni de seviyorum. Kolay şeyler yaşamadı. Hatta onu her yönden takdir ediyorum.
Ama keşke bu özelliğini aşabilse ve duygularını doyasıya yaşayabilse.
Günün sonunda anlaşılmadığını anlayınca alttan alıp köşesine çekilen yine ben oluyorum. “İstediğim bu sefer de olmayıversin. Tamam, ben haksız olayım. Oturup susayım.” diyen ben oluyorum.
En sevdiğim renk bu yıla kadar pembeydi. Arkadaşım Beyza sürekli sorardı:
“En sevdiğin renk ne?”
Ben de pembe derdim.
“Hâlâ mı pembe?”
“Evet, değişmez.” derdim.
Çünkü her anımdaki beni çok seviyorum ve değişmek istemiyorum.
Ne kadar değişmemeye çalışsam da eski neşemi kaybettim. Hayata bakış açımı kaybettim. Hayat sürekli beni bir şeylere itiyor. Sürekli yeni şeyler deniyorum. Sanki birisi beni arkamdan ittiriyor da ben her an aşağı düşme tehlikesini atlatıyorum.
Sanırım yetişkin olmak tam olarak böyle bir şey.
Zaten ben hiç büyümek isteyen taraf olmamıştım.
İşe yaramadığımda çevremdeki büyüklerimden çokça laf işitiyorum ama ben işe yaramak istemiyorum.
Benim böyle bir gücüm yok.
Ben size hiçbir zaman böyle bir söz vermedim.
Ben sorumluluk almak istemiyorum.
Ama ben sorumluluk almak zorundayım. Ben yaşamak zorundayım. Çünkü hiçbir zaman pes etmedim. Diğer insanlar gibi değilim. Hâlâ yaşamaya adapte olamadım. Küçücük şeyler bile gözüme çok büyük geliyor.
Hayatım boyunca bu karamsarlığımdan kurtulmak için kendimi değiştirmeye çalıştım. Çoğu zaman sadece rol yaptım. Olduğum beni göstermedim ama bu benim ruhuma çok ağır geldi.
Çok koştum.
Çok yoruldum.
En sonunda ben de düştüm.
Ailemi çok seviyorum. Onlardan ayrılma düşüncesi beni çok yıpratıyor. Ve bana ihtiyaçları olduğunu biliyorum.
Tam da burada ikilemim başlıyor.
Ailemin sorumluluğunu almak istemiyorum ama ben olmasam hepten dağılacaklarmış gibi hissediyorum.
Benim kendime ait sorumluluklarım beni ayrı boğuyor. Çünkü tıpkı onların benim yaşımda yaptığı gibi kendi hayatımı kurmam gerekiyor.
Ben çok sıkışmış hissediyorum.
Ve tam şu anda kafamda 500 Miles çalıyor.